İstanbul’un Esenyurt ilçesinde bulunan Özel Doğa Hastanesi’ne tabela asarken elektrik akımına kapılarak yaşamını yitiren 17 yaşındaki Eren Eroğlu, iş cinayetine kurban giden çocuk işçilerden biri oldu. TDS Reklam firmasında çalışan Eren Eroğlu, 31 Ekim’de yüksek gerilim hattının geçtiği noktada bulunan Özel Doğa Hastanesi’ne tabela montajı yaparken elektrik akımına kapılarak yaşamını yitirdi.
Eren’in evindeyiz... Onun fotoğraflarıyla dolu çelik kapıyı annesi Nezahat Eroğlu açtı.
Oda kapıları, duvarlar, dolapların içi, mutfaktaki dolabı, bilgisayarın masaüstüne kadar, evin her yeri Eren’in fotoğraflarıyla kaplı. Odasına girerken “Aynen oğlumun bıraktığı gibi” dedi babası... Cinayet gününden bu yana babasının Eren’in odasında uyuduğunu söyledi annesi... Kızları Kübra, “Benim odam da eskiden Eren’in odasıydı, şimdi orada yatamıyorum, annemle uyuyorum” dedi.
Salona geçtik, oturduğumuz koltuğun tam karşısında dijital baskıyla büyütülmüş Eren’in büyük bir fotoğrafı asılı.
Babası Erdinç Eroğlu; “En sevdiğimiz fotoğrafı bu... Anneler gününde parti çalışması olarak halka anahtarlık dağıtırken çekilmiş. Ölümünün ardından arkadaşları hediye etti, Eren’in ardından dayanamadım başladım” diyerek, birini söndürüp birini yaktığı sigaralardan bir tane daha yaktı, derin bir nefes çekti.
ZEYTİNBURNU’NDA 17 YIL
“Eşimin konfeksiyon atölyesi vardı, gidemeyince kapattık. Oğlumuzla bu evde yaşıyoruz” diyerek konuşmaya başladı babası. “Bir konfeksiyon atölyesinde tanıştım eşimle, 1986 yılında evlendik. Önce Kübra, 7 yıl sonra 17 Aralık 1996’da Eren doğdu. Bu evde, Zeytinburnu Çırpıcı Mahallesi’nde geçti bütün hayatı.”
Annesinin anlattığına göre başlarda yaramaz bir çocuktu Eren, zamanla olgunlaştı. Doğduğundan beri Eren’i kıskandığını söyleyen ablası ise: “Eren beni kızdırmak için telefonumu saklardı. Bulunca pataklardım.”diyerek her kardeş gibi kavga ettiklerini anlattı.
‘HER YEMEĞİ BİLİRDİ BENİM OĞLUM’
Eren’in evine, ailesine, özellikle annesine çok küçük yaşlardan beri düşkün olduğunu annesi anlatıyor: “Yanımdan ayrılmak istemezdi. Bize bağlıydı. Yardımcı olmak isterdi. Çok güzel yemekler yapardı, her yemeği de bilirdi benim oğlum. Ütü bile yapardı.”
OKULU HİÇ SEVEMEDİ
Eve düşkün bir çocuk olan Eren, okula gitmeyi daha ilk yıllardan itibaren sevmedi. İlkokulu okuduğu Dr. Reşit Galip İlköğretim Okulu’ndan dersi biter bitmez çıkıp evine gelirdi. Annesi o yılları “Kavgacı bir çocuk değildi. Bize hiçbir şikâyet gelmedi. İçine kapanıktı okulda. Kimseyi kırmamak için güleryüzle konuşurdu.”
Eren, 8 yıl kesintisiz zorunlu eğitimini tamamladıktan sonra, Zühtü Kurtulmuş Lisesi’ne kayıt oldu. Ancak lise hayatı ikinci yılda bitti. Okurken aynı zamanda çalışıyor, hafta sonları dedesinin torna atölyesine gidiyordu.
Dedesi Hazım Paçalı: “Bir iş verdiğin zaman hemen yapıyordu, çabuk kavrıyordu. Yanımda çok rahattı ama işi sevmeyince gitti sonra, tutamadık. Keşke kalsaydı ama keşkelerle olmuyor. O aklıma gelince aklım gidip geliyor. Bir unutkanlık başladı bende, koyduğum aletin yerini bulamıyorum.” diyor.
‘17 YAŞINDAYIM, SEVGİLİM YOK’
Büyüdükçe toplumsal meseleler de ilgisini çekmeye başladı Eren’in. CHP Zeytinburnu ilçe örgütüne gitmeye ve orada gönüllü çalışmaya başladı. 1 Mayıs’a, Gezi Direnişi’ne katıldı; özverili çalışmasıyla sevildi.
Partiden arkadaşı Gürkan Çelik ise: “Çok efendi, sakin bir çocuktu. Çok severdik. Ölümünden 2 gün önce, 29 Ekim çalışması yaptığımız için birlikteydik. Çalışmalara ara verip, öğle yemeği yemeye gittik. Yemek sırasında sohbet ederken, ‘17 yaşındayım, neredeyse 18’ime geldim, hâlâ bir sevgilim yok’ demişti. ‘Olur oğlum,ne acele ediyorsun’ diye cevap vermiştik. Sonra ölüm haberini aldık, aklımızda bu sözüyle kaldı.” dedi.
TABELACIDA İŞE GİRDİ
CHP’de gönüllü olarak çalışmaya başladıktan sonra, sosyalleşmeye de başladı Eren. En yakın arkadaşları partidekiler oldu. Bu sırada tabelacılık işini öğrenmek için partiden arkadaşlarının atölyesine gitmeye başladı. Bir süre sonra da evine yakın bir tabelacıda çalışmaya koyuldu. Burada ustası Nazmi Aktaş ile ustasının söylediğine göre arkadaştan öte “kardeş” oldu.
Annesi “Ustası çok değerliydi Eren için” dedi; “Her akşam eve geldiğinde ustasını anlatırdı. İdolü oldu onun. Onun gibi giyiniyor, yürüyor, onun gibi davranmaya, konuşmaya çalışıyordu.”
Ancak, 4 ay birlikte çalıştıktan sonra Nazmi Usta işten ayrıldı. Hemen ardından da Eren. Ustası: “Ben manevi ve finansal sorunlar yüzünden işten ayrıldım. O gün Eren izinliydi. Bir sonraki gün evime geldi, ‘ben de ayrıldım’ dedi. Kızdım. Git dedim. ‘Ben seninle işsizliği de paylaşmak istiyorum’ dedi. 17 yaşındaki bir çocuğun kurduğu cümleye bak! Sabah 5’lere kadar birlikte çalıştığımız olmuştu. Özel sohbetlerimiz olurdu. Çok ortak yönümüz olduğunu fark ettik. Kardeş olmuştuk.”dedi.
YARIM KALAN HAYALLER
Eren dediğini yaptı, bir süre ustasıyla işsizliği de paylaştı. Ardından Nazmi Usta’ya, Yenibosna’daki TDS Reklam şirketinden teklif geldi. Nazmi Usta işe girdi, Eren’i de kalfa olarak işe aldırdı. Bu işte 2 ay beraber çalıştılar. Birlikte 250’nin üzerinde montaj yaptılar.
Ustası, Eren’le gerçekleştirmek istedikleri ama yarım kalan hayallerini anlatarak devam etti konuşmasına: “Gitar çalıyordum, en son ona çaldım. Bir daha da elime almam gitarı. O da bir müzik aleti çalmaya karar vermişti, birlikte almaya gidecektik. Profesyonel motosiklet kullanıcısıydım, o da motosiklet kullanmayı öğrenmeyi istiyordu. Ümraniye’de merkez var, orada ona öğretecektik, ‘biraz çamurda düşsün kalksın, öğrenir’ diyordum. Olmadı.
‘BİZ MUTLU BİR AİLEYDİK’
“Evimizde huzur vardı” dedi annesi, “Biz mutlu bir aileydik. Sıkı bağlarımız vardı. Akşam herkes işten gelince evde masada toplanıp birlikte yemek yer, o gün yaşadıklarımızı paylaşırdık. Her şeyi konuşurduk çocuklarımızla. Biz bize yeterdik. Eren çok güzel taklit yapardı, güler eğlenirdik. Ciddi olduğu zaman da 30 yaşında gibi konuşurdu oğlum” Ablası girdi söze: “Tanıdığı herkesin taklidini yapardı, özellikle de benim. Hoşuma da giderdi aslında...” Babası da ekledi: “İşçi eylemlerine ailece giderdik. Yılbaşında Şişe Cam direnişindeydik. 1 Mayıs’a, Gezi’ye de gittik”
VE CİNAYET GÜNÜ...
Ama bu mutlu aile 31 Ekim 2013’te yaşanan iş cinayetiyle çöktü.
Eren o gün, evden her zamanki gibi servisin geleceği saatte çıktı. Gün kötü başladı. TDS Reklam çalışanları servisle işe gelirken, bir kazaya şahit oldu. Moralleri bozuldu. İşyerinde görevlendirme, ustabaşı tarafından yapıldı. Ustabaşı, Eren’i ilk defa, Nazmi Ustası’ndan ayrı, başka bir ustayla montaja gönderdi.
Yer Esenyurt’ta bulunan ve defalarca yakınından yüksek gerilim hattı geçiyor diye TEDAŞ tarafından başka bir yere taşınması için uyarılan Özel Doğa Hastanesi’ydi. 2012’de açılan hastaneye Sağlık İl Müdürlüğü’nün, Sağlık Bakanlığı’nın, Esenyurt Belediyesi’nin nasıl izin verdiği belirsizdi.
TDS Reklam ise hiçbir etüt çalışması yapmadan, iş güvenliği önlemi almadan, hastaneye iki çalışanını göndermekten çekinmedi.
Ustası o sabahı şöyle anlattı: “Eren dışarıya çıktı, montaj arabasını yükledi. Ustabaşı, 15 yıldır bu işi yapan Haydar Sakçı’ya hastanenin fotoğrafından tarif etmiş, tabelanın montajının nasıl yapılacağını… O fotoğrafta da elektrik telleri gözüküyor. Ben görsem orayı çatıya çıkmazdım. Saat 10.15 civarında Haydar Sakçı telefon açtı, ‘bu merdiven buraya yetişmiyor’ diye... ‘Bize bir merdiven daha gönderin’ dedi. ‘Eşyaları toparlasınlar, bagaja koysunlar bir şey yapmasınlar’ dedim.
Telefonu kapattık, 10-15 saniye geçmedi, tekrar aradı. Hemen üstünden yüksek gerilim hattının geçtiği çatıdaymışlar. Merdivenin ayaklarını Eren tutmuş, Haydar da aradaymış. Kaydırmalı merdiven bu, kaydırırken statik elektrik oluşmuş. Temas olmamış. Gerek de yok. 6 metreye kadar yüksek gerilim, atlama yapar. Yapmış. ‘Biz elektrik akımına kapıldık ne yapacağız?’ Orası hastane, ‘Git hemşire falan bul’ dedik. 20-25 dakikada oraya vardık. Oraya gittiğimde Haydar bir odadaydı, durumu kötü değildi. O sadece ateşten yaralanmış. Eren’i kırmızı alana almışlardı. Kalp masajı yapıyorlardı. Ben kapıda beklerken 30-35 dakika kalp masajı yaptılar. ‘Yapacağımız bir şey yok’ dediler. Yaşam destek ünitesine bağlayıp, ambulansla Bağcılar Devlet Hastanesi’ne sevk ettiler. Orada da tiyatro oynar gibi, ambulanstan çıkarırken kalp masajı yaptılar. Ölmüştü Eren…”
‘İnsanın değeri yok bu ülkede’
Babası ise: “Ustası telefon etti, ‘Esenyurt’ta kaza oldu, durumu ağır’ dedi. Giderken bir telefon daha geldi, ‘Bağcılar Devlet Hastanesi’ne sevk edildiğini öğrendik. Gittik, yarım saat ambulansı bekledik. Ambulans geldiğinde kapısını açtım. Oğluma numaradan kalp masajı yapıyorlardı, içeri aldılar. Ölmüştü. Doktorlar ‘kurtulması zor, çalışacağız’ dediler. Yarım saat sonra ‘kaybettik’ dediler. Zaten ölü gelmişti.”
Ve anne: “Ambulansın kapısı açılır açılmaz anladık. Ama konduramadık. Ambulansta mosmor yatıyordu oğlum. Kalp masajı yapıyorlardı. Doğa Hastanesi’nde yanık ünitesi yokmuş. Onun için sevk etmişler. Çocuğumun görünüşte yanığı yoktu. Yanağının kenarında deri kalkmıştı, kaşları yoktu, saçlarının uçları yanmıştı. Bacaklarında siyahlıklar vardı. Oğlumu öylece bırakmışlardı hastanede. Üzerinde bir şey yoktu, kapısı açıktı odanın, gelen geçen bakıyordu. Ne canlıyken, ne cansızken insanın değeri yok bu ülkede.”
Eren’in naaşı bir sonraki gün ilkokul öğretmeninden, partili arkadaşlarına kadar geniş katılımın olduğu bir cenaze töreniyle Silivrikapı’da büyükbabasının mezarına defnedildi. Babası anlatıyor: “Büyükbabasını hiç görmemişti ama mezarlığının bakımını üstlenmişti. Beni zorlardı, ‘gidelim bakalım, analım’ diye. En sonunda oraya, büyükbabasının koynuna gömdük onu.”
AİLEYİ KİMSE ARAMADI
Eren’in yakınlarının yüreği daha sonra da yaralanmaya devam etti.
Olayın soruşturulup, soruşturulmadığı belirsizdi. Aileyi kimse aramadı. Babası: “Karakoldan ifademizi almak için günlerce kimse bizi aramadı, sonunda biz gittik. ‘Neden geldiniz’ tavrıyla karşılaştık önce. Umursamaz davrandılar. Oradaki polis ‘Sizden önce 2 olay daha oldu’ dedi. Oğlumun ölümüne yol açan olay sırasında yaralanan usta, bir hastane çalışanının da yaralandığını söylemişti. Bu konuda bilgi istememize rağmen, ‘savcılığa gerekli bilgiyi verdik’ dedi. O kişi kayıp şimdi.
İfademizi verdik. Ancak sonra da arayan olmadı bizi, konuyu avukatımıza intikal ettirdik. İşverenden, hastaneden, ustadan, Sağlık Bakanlığı’ndan, Belediye’den şikâyetçiyiz. Soruşturma sağlıklı yürümüyor. Yaralanan ustanın bile 8-9 gün sonra ifadesini almışlar. Bize bilgi verilmiyor.”
İŞVERENLER ÖRTBAS ETTİ
Bu arada hastanede de reklam şirketinde de çalışma normal akışıyla devam ediyordu.
Hastane bir iki uyarı tabelası asarak, reklam şirketi ise iş güvenliği uzmanı tutarak olayın üstünü örtmeye çalışıyordu. Başta hiçbir gazetede haber olmadı Eren’in ölüm haberi… Daha sonra ailenin çabalarıyla iki gazetede haber çıktı. Hastane ve reklam şirketi yöneticilerini telaş sardı. Ailenin bilgi alma isteğini bile reddeden hastane yönetimi ziyarete gelmek istedi, aile reddetti.
TDS Reklam’ın sahibi Erol Mutlu ise olayın ardından birkaç kez ziyarete geldi. Araya birilerini sokarak kan parası önerdi. Aile kabul etmedi.
‘OĞLUM BİZE YÜK BIRAKTI’
“Oğlum bana bir manifesto yazdı, gitti” diyen baba, artık yaşamasının tek amacı olduğunu söyledi: “Ailece işçi ölümlerine, işçi mücadelelerine duyarlıydık. Zaten deri sektöründe işçilik yaptığımdan iyi bilirdim mücadeleyi. Eylemlere giderdim, vazifemi yaptım diye gönül rahatlığıyla eve dönerdim. Ancak şimdi anlıyorum. Bu acı bitmiyor. Bu acı bizde ömür boyu sürecek. Oğlum büyük yük bıraktı. Yük bıraktı diyorum, çünkü bu duyarsızlığı ve adil olmayan yasaları değiştirmek bizim boynumuzun borcu oldu. Ocağım söndü, bana yaşama nedeni olarak, artık bu iş için mücadele etmek kaldı. Siyasilere sesleniyorum, daha ne bekliyorsunuz, iş güvenliği önlemlerini almayan patronlara karşı ağır yatırımlar getirecek yasalar çıkarmak için! Her gün işçiler ölüyor!”
Anne ise ekledi: “Kulağıma ‘paranın peşine düştüler’ şeklinde laflar geliyor. Bizim para gibi bir derdimiz yok. Evimiz, barkımız, arabamız var; bir şey istemiyoruz. Kan parası önerdiler, kabul etmedik. Eren’in gitmesine neden olanların rahatsız olmalarını istiyoruz. Cezalarını çeksinler. Çocuğumun adını yaşatacağız. Benim çocuğumun parayla biçilecek değeri yok!”